Endonezya’nın sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan alçak rakımlı Pari Adası sakinleri, binlerce kilometre uzaktaki bir İsviçre mahkemesinden tarihi bir onay aldı. Dünyanın en büyük çimento üreticilerinden biri olan Holcim‘e karşı açılan iklim davası, İsviçre yargısı tarafından kabul edilerek yasal bir sürece dönüştü. Peki, bir sanayi devinin emisyonları, dünyanın öbür ucundaki küçük bir adanın kaderini gerçekten belirleyebilir mi?
Bu gelişme neden önemli? Şimdiye kadar iklim davaları genellikle devletlere karşı açılıyordu; ancak bu karar, artık çok uluslu şirketlerin de kişisel mülkiyet ve yaşam hakkı ihlalleri üzerinden “iklim sorumlusu” olarak yargılanabileceğini gösteriyor. Dünya için ne ifade ediyor? Karbon ayak izi yüksek olan tüm küresel şirketler için bu, “tazminat kapılarının açılması” anlamına gelebilir. Türkiye için ne anlama geliyor? Sanayisi güçlü, özellikle çimento ve ağır sanayi ihracatı yapan bir ülke olarak Türkiye’deki şirketlerin, uluslararası hukuk karşısında karşılaşabileceği riskleri ve “Yeşil Mutabakat” uyumunun hayati önemini bir kez daha hatırlatıyor.

Davanın arka planı: Bir adanın hayatta kalma mücadelesi
Endonezya’nın Pari Adası’nda yaşayan dört balıkçı ve ada sakini, Ocak 2023’te İsviçre’nin Zug kentindeki kanton mahkemesine giderek alışılmışın dışında bir talepte bulundu. İddiaları netti: İsviçre merkezli Holcim, atmosfere saldığı devasa miktardaki karbon emisyonuyla küresel ısınmayı tetiklemiş ve bu da deniz seviyelerinin yükselerek adalarını defalarca su basmasına neden olmuştu.
Pazartesi günü yapılan açıklamaya göre, mahkeme bu başvuruyu teknik ve hukuki olarak “kabul edilebilir” buldu. Bu, davanın esastan görüşüleceği ve Holcim’in savunma yapmak zorunda kalacağı anlamına geliyor. İsviçre Kilise Yardımı (HEKS/EPER) tarafından desteklenen davacılar, sadece maddi tazminat değil, aynı zamanda adanın selden korunması için yapılacak altyapı çalışmalarına mali katkı ve şirketin CO2 emisyonlarını hızla azaltmasını talep ediyor.
Tavsiye Edilen Haberler
Holcim’in savunması ve çimento endüstrisinin karbon karnesi
Holcim tarafı ise yaptığı resmi açıklamada, mahkemenin kararını temyize götürmeyi planladıklarını belirtti. Şirket, 2050 yılına kadar “net sıfır” emisyon hedefine bağlı olduklarını ve 2015’ten bu yana doğrudan emisyonlarını %50 oranında azalttıklarını savunuyor. Ancak bilimsel veriler, çimento sektörünün küresel anlamda ne kadar kritik bir noktada olduğunu kanıtlıyor.
İstatistikler ve Uzman Görüşü:
Küresel Çimento ve Beton Birliği’nin verilerine göre, dünya genelindeki toplam CO2 emisyonlarının yaklaşık %7’si tek başına çimento üretiminden kaynaklanıyor. Uzmanlar şu noktaya dikkat çekiyor: “Çimento üretimi, kimyasal süreçleri gereği karbon yakalama teknolojileri olmadan ‘yeşil’ hale gelmesi en zor sektörlerden biridir. Holcim gibi devlerin geçmişteki emisyon borçları (historical emissions), bugün gelişmekte olan ülkelerdeki iklim felaketlerinin doğrudan hukuki kanıtı haline getirilmeye çalışılıyor.”

Hukuki emsal: İsviçre yargısında bir ilk
Bu dava, İsviçre’de büyük bir şirkete karşı açılan ve mahkemece kabul edilen ilk “iklim zararı” davası olması açısından tarihi bir öneme sahip. Daha önce benzer davalar Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde görülmüş, Shell gibi devler bazı davaları kaybetmişti. İsviçre mahkemesinin bu adımı, “şirketlerin mülkiyet haklarına ve kişisel bütünlüğe zarar verme” suçlamasını iklim değişikliği bağlamında değerlendirebileceğini gösteriyor.

Davacılar, Holcim’in küresel ısınmadaki payı oranında (yaklaşık %0.42 olduğu iddia ediliyor) adadaki zararlardan sorumlu tutulmasını istiyor. Bu, miktar olarak küçük görünse de, binlerce benzer davanın önünü açabilecek bir “matematiksel sorumluluk” modelini ortaya koyuyor.
| Talep Edilenler | Holcim’in Yanıtı |
| Tazminat | İklim değişikliğinin tek bir şirkete yüklenemeyeceği savunuluyor. |
| Sel Koruma Fonu | Bilimsel temelli net sıfır stratejisi vurgulanıyor. |
| Hızlı Emisyon Kesintisi | 2015’ten bu yana %50 azaltım sağlandığı iddia ediliyor. |
Türk çimento sektörü risk altında mı?
Türkiye, dünyanın en büyük çimento üreticilerinden ve ihracatçılarından biri konumunda. Özellikle Marmara ve Ege Denizi’ndeki kıyı şeridi ile adalarımız, iklim krizi kaynaklı deniz seviyesi yükselmesine karşı en savunmasız bölgeler arasında yer alıyor. İsviçre’deki bu dava sonucu, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları veya kıyı bölgesi sakinleri için de bir yol haritası oluşturabilir.
Ayrıca, Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında, Türk çimento üreticilerinin emisyonlarını düşürmemesi durumunda sadece ticari yaptırımlarla değil, gelecekte benzer “uluslararası tazminat davalarıyla” da karşılaşabileceği öngörülüyor. Eğer bir İsviçre mahkemesi, Endonezyalı bir balıkçının hakkını İsviçreli bir şirketten arayabileceğine hükmederse, bu durum sınırların iklim adaletinde artık bir engel teşkil etmediğini kanıtlayacaktır.
Kurumsal sorumlulukta “yeni normal”
Pari Adası davası, kurumsal dünyada “vergi ödedim, iş bitti” döneminin kapandığını ilan ediyor. Artık şirketler, sadece yasalar önünde değil, atmosfere saldıkları her bir ton karbonun dünyanın öbür ucunda yarattığı fiziksel etkiden de sorumlu tutulabilir. Holcim’in savunmasında belirttiği “bilimsel temelli yaklaşım” kağıt üzerinde kalsa bile, sahadaki gerçeklik (sular altında kalan evler) mahkemeler için daha somut bir kanıt oluşturmaya başladı.
Bana göre, bu davanın kabul edilmesi bile başlı başına bir zaferdir. Çünkü mahkeme, “Evet, bir şirketin faaliyeti ile okyanusun öbür ucundaki sel arasında hukuki bir illiyet bağı kurulabilir” demiş oldu. Bu, şirketlerin bilançolarına artık sadece “kâr” ve “zarar” değil, “iklimsel borç” kalemini de eklemeleri gerektiğini gösteriyor. 2025 yılının sonuna yaklaşırken, bu karar sadece bir hukuki süreç değil, aynı zamanda küresel sanayiye verilmiş çok sert bir uyarıdır: “Kirleten, nerede olursa olsun öder.”





