İddialı bir iklim modelleme yöntemi, sellerden sıcak hava dalgalarına kadar felaketlerin sorumluluğunu belirli şirketlere yüklemeyi amaçlıyor. Dünyanın en büyük karbon salıcılarını etkili bir şekilde yargılamak için ihtiyacımız olan araç bu mu?
Arif Pujianto uyuyamıyordu. Gün boyunca, Endonezya’daki alçak rakımlı Pari Adası’nda yaşadığı bölgenin yakınındaki kıyıdan yükselen dalgaları izlemişti. Şafak söktüğünde su seviyesi daha da yükselmişti ve yaşadığı bölge harap olmuştu: her yere saçılmış çöpler, çöken ev duvarları ve tuzlu suyla kirlenmiş ailenin içme suyu kuyusu.
Aralık 2021’deki o geceden bu yana gelgit kaynaklı seller onlarca kez geri döndü ve hayatı neredeyse yaşanamaz hale getirdi. Pujianto, “Öfkeli ve korkmuş hissediyorum,” diyor. “Eğer Pari Adası batarsa, nerede yaşayacağız?”
Sonunda bir şey yapmaya karar verdi. Pujianto, adada yaşayan ve çimento üreticisi Holcim’e karşı dava açan dört kişiden biri. Açılan davada, yaşanan bu tür zararlar için tazminat talep ediliyor. İlk bakışta bu durum tuhaf görünebilir. Sonuçta şirketin Endonezya’da herhangi bir faaliyeti yok ve merkezi Pari Adası’ndan 12 bin kilometre uzakta, İsviçre’de bulunuyor.
Tavsiye Edilen Haberler
Ancak Pujianto’nun davası, yenilikçi iklim atıf modellerine dayanan bir dava dalgasının zirvesinde yer alıyor. İklim bilimciler, “uçtan uca atıf” olarak adlandırılan en gelişmiş model türünün, tek bir şirketin karbon emisyonlarından dünyanın herhangi bir yerindeki yerel topluluklara kadar uzanan sağlam bir neden-sonuç zinciri ortaya koyabildiğini söylüyor.
Bu çalışmaların mahkemede geçerli olup olmayacağı ise şimdi test ediliyor. Londra Ekonomi Okulu’nda iklim davaları uzmanı olan Noah Walker-Crawford, “Bilim çok hızlı bir şekilde gelişiyor ve bu da yeni tür hukuki argümanlara imkân tanıyor,” diyor. Üstelik, son COP30 iklim konferansının anlamlı bir eylem ortaya koyamamasının ardından, bazı aktivistler bu gelişmiş iklim modellerinin küresel ısınmaya karşı güçlü yeni bir silah sunabileceğini umuyor.
Bilgisayar simülasyonları 1960’lardan bu yana iklim biliminin belkemiğini oluşturuyor. Bilim insanları bu simülasyonları, atmosferdeki sera gazı miktarı arttıkça gezegenin nasıl ısınacağını tahmin etmek için kullanıyor. Bu tür araştırmalar, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) raporlarına da yön verdi.
Ancak iklim modelleri, biraz farklı bir şekilde çalıştırıldığında başka bir amaç için de kullanılabiliyor. Buradaki fikir, karşı-olgusal senaryoları simüle etmek ve bunları gerçekte yaşananlarla karşılaştırmak. Örneğin, fosil yakıtların belirli bir kısmını yer altında bırakmış olsaydık dünya nasıl olurdu? İklim bilimciler onlarca yıldır bu tekniği, karbon emisyonlarının sonuçlarını anlamak için kullanıyor. Bu alan genel olarak “atıf bilimi” olarak adlandırılıyor.
İlk atıf simülasyonları, küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koydu. Ardından, 2000’li yılların başından itibaren araştırmacılar atıf bilimini belirli aşırı hava olaylarına uygulamaya başladı. İnsan kaynaklı karbondioksit emisyonlarının olduğu ve olmadığı senaryolarla simülasyonlar çalıştırarak, CO₂’nin belirli sıcak hava dalgaları, seller ve benzeri olayların şiddetini nasıl etkilediğini incelediler.
2004 yılında yapılan ilk çalışmalardan biri, bir önceki yıl Avrupa’da yaşanan rekor sıcak hava dalgasının insan kaynaklı emisyonlar nedeniyle iki kat daha olası hale geldiğini ortaya koydu. O tarihten bu yana buzulların erimesi, orman yangınları, sel riski, okyanus asitlenmesi ve kasırga şiddeti gibi pek çok olgunun karbon emisyonlarıyla bağlantısı kuruldu. Bugün Dünya Hava Atıfı (World Weather Attribution) girişimi, belirli aşırı hava olaylarının insan kaynaklı emisyonlar nedeniyle ne ölçüde daha olası ya da daha şiddetli hale geldiğini düzenli olarak inceliyor.
Son on yıl içinde araştırmacılar, neden-sonuç zincirinin farklı halkalarını daha ayrıntılı şekilde incelemeye başladı. Buna, topluluklar üzerindeki ekonomik ve sağlık etkileri ile belirli şirketlerin tarihsel emisyonları da dahil. Ancak atıf biliminin bu farklı yönleri büyük ölçüde birbirinden kopuk şekilde ilerledi.
Son birkaç yılda ise bu fikirlerin tamamı hızla gelişti. Bu durum, Indiana Üniversitesi’nden iklim bilimci Christopher Callahan ile New Hampshire’daki Dartmouth College’dan Justin Mankin’i, atıf bilimini daha ileri taşıyıp taşıyamayacaklarını düşünmeye sevk etti. Amaçları, tek tek şirketlerin ya da ülkelerin emisyonlarından başlayıp iklim değişikliğinin bir topluluk üzerindeki etkilerine kadar uzanan uçtan uca bir iklim modeli oluşturmaktı. Callahan, “Bu parçaların hepsi olgunlaşmaya başlamıştı, biz de onları bir araya getirebildik,” diyor.
Uçtan uca atıf çalışmaları
İklim modelleri son derece karmaşık olabilir ve çoğu zaman süper bilgisayarlar gerektirir. İnce ayrıntılara indikçe bu sorun daha da büyür. Ancak iki gelişme bu durumu değiştirmeye başladı. Mankin’e göre bunlardan ilki, “azaltılmış karmaşıklık” iklim modellerinin geliştirilmesi. IPCC raporlarının temelini oluşturan modeller gibi Dünya’nın fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerini ayrıntılı biçimde simüle etmek yerine, bu daha basit modeller süreçleri ortalama düzeyde ele alıyor ve bu da hesaplama gücü ihtiyacını azaltıyor.
Bu modellerin doğruluğunu korumak için, daha gelişmiş modellerin sonuçlarıyla sürekli olarak ayarlanıyorlar. Süper bilgisayar gerektirmedikleri için yüzlerce kez çalıştırılabiliyor ve çok geniş bir karşı-olgusal senaryo yelpazesi incelenebiliyor.
İkinci gelişme ise, ABD’deki Union of Concerned Scientists’ten iklim kampanyacısı Delta Merner’a göre, emisyonları hesaplama ve emisyonlarla zararlar arasındaki neden-sonuç bağlarını kurma biçimlerindeki yeniliklerden kaynaklanıyor. Buna, tarihsel emisyonları ayırt etmenin daha akıllı yolları da dahil. Karbon yutaklarının doymaya başladığı ve okyanusların daha asidik hale geldiği günümüzde salınan bir gigaton karbonun etkisi, 1850 yılında salınan bir gigaton karbondan farklı. Mankin bunu şöyle açıklıyor: “Eğer bardak doluyken içine su dökerseniz, o su taşar.”
2022 yılında Callahan ve Mankin, bu iki gelişmeyi diğer ilerlemelerle birleştirerek ilk uçtan uca atıf çalışmasını ortaya koydu. Bu çalışmada, çeşitli ülkelerin emisyonları ile dünya genelinde meydana gelen ekonomik zararlar arasında bağlantı kurdular. En fazla emisyon salan ilk beş ülkenin, 1990’lardan bu yana küresel ekonomiye toplam 6 trilyon dolar zarar verdiğini ve bunun yükünün büyük ölçüde düşük gelirli ülkeler tarafından taşındığını ortaya koydular. Mankin, “İlk kez iklim kaynaklı zararları ve ısınmayı tek tek ülke düzeyindeki emisyonlara kadar izleyebileceğimizi gösterdik,” diyor.
Bu sadece başlangıçtı. Nisan 2025’te yayımlanan ve bugüne kadarki en kapsamlı uçtan uca atıf çalışması, belirli şirketlerin emisyonlarını inceledi. Buna, doğrudan tesislerde üretilen emisyonların yanı sıra tüketicilerin fosil yakıt yakması sonucu ortaya çıkan bazı dolaylı emisyonlar da dahil edildi. Callahan ve Mankin, belirli aşırı sıcak olaylarının yol açtığı zararları tek tek şirketlerin karbon emisyonlarına bağlayan uçtan uca bir neden-sonuç zinciri kurdu.
1991 ile 2020 yılları arasında dünya genelinde yaşanan tüm aşırı sıcak dönemlerine bu çerçeveyi uyguladıklarında, en fazla karbon kirliliğine neden olan 111 şirketin emisyonları nedeniyle küresel ekonominin 12 trilyon ile 49 trilyon dolar arasında kayıp yaşadığını hesapladılar.
Ayrıca, her bir şirketin tarihsel olarak kendisine atfedilen yıllık emisyonlarını modelden çıkararak simülasyonlar çalıştırdılar. Bu, her bir şirketin emisyonlarının ne kadar fark yarattığını görmelerini sağladı. Örneğin, en fazla emisyon salan yatırımcıya ait şirket olan Chevron’un, aynı dönemde 791 milyar ile 3,6 trilyon dolar arasında ekonomik zarara neden olduğunu yüzde 90 olasılıkla hesapladılar. Chevron, yorum talebine yanıt vermedi.
Bu çalışmalar, aşırı sıcaklar ve bunların sonuçlarına odaklandı; çünkü bu alanlar nispeten iyi anlaşılmış durumda. Mankin, araştırmaların mahkemede kullanılabileceğinin farkında ve bunun getirdiği yüksek standartların bilincinde. “Sağlam olması gerekir, değil mi?” diyor. Bir sonraki adım, uçtan uca modellerin sel, orman yangınları ve kasırgalar gibi diğer aşırı hava olaylarına ve insan faktörleri ile veri eksikliği nedeniyle modellenmesi daha zor olan diğer ekonomik ve sağlık etkilerine uygulanması olacak.
İklim davaları
İklim bilimciler genellikle mutlak tarafsız kalmak ister ve çalışmalarında en ufak bir önyargı izinden kaçınırlar. İsviçre’de ETH Zürih’te iklim bilimci olan Yann Quilcaille, “Amacımız şirketleri yıkmak değil,” diyor. “Bilgi boşluklarını doldurmayı hedefliyoruz.”
Buna rağmen, atıf bilimi kampanyacıların ve aktivistlerin dikkatini çekiyor. Belirli şirketlerin emisyonları ile ortaya çıkan zararlar arasındaki bağlantıyı kuran her çalışma, mahkemelerde etkili olabilir. Atıf biliminin zirvesi olan uçtan uca çalışmalar, alanın ne kadar ilerlediğini gösteriyor ve çok daha güçlü olabilir. Walker-Crawford, “Uçtan uca çalışmalar gerçekten bu alanın en ileri noktası,” diyor.
İklim davaları pek çok biçimde karşımıza çıkıyor ve yıllardır sürüyor. Bugüne kadar dünya genelinde 3 binden fazla dava açıldı. Yöntemlerden biri, yüksek emisyonlara sahip bir şirkete karşı, şirketin merkezinin bulunduğu ülkede tazminat davası açılması. Davacılar genellikle düşük gelirli ülkelerden geliyor; iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarıyla yüzleşirken, en büyük kirleticiler çoğunlukla yüksek gelirli ülkelerde bulunan güçlü şirketler oluyor. Bu davalar genellikle sivil toplum kuruluşları tarafından destekleniyor. Walker-Crawford, “Hangi şirketlerin hedef alınacağı konusunda oldukça stratejik davranılıyor; ‘Başarı ihtimali en yüksek olan yer neresi?’ diye bakılıyor,” diyor.
Bu durum Pujianto için de geçerli. Pujianto ve üç dava arkadaşı, İsviçreli yardım kuruluşu HEKS’in desteğiyle Holcim’e karşı sivil dava açtı. Davacılar ve avukatları Holcim’i seçti; çünkü şirket küresel olarak en fazla karbon kirliliğine neden olan firmalar arasında yer alıyor ve çimento şirketleri ağırlıklı olarak “Kapsam 1 emisyonları” üretiyor. Yani sera gazları doğrudan üretim sırasında salınıyor; fosil yakıtlarda olduğu gibi “emisyonu kim üretti?” tartışması burada geçerli değil.
Dava için hazırlatılan bir çalışma, Aralık 2021’deki sel sırasında Pari Adası’ndaki deniz seviyesinin 16 ila 26 santimetre daha fazla yükselmesinden insan kaynaklı CO₂ emisyonlarının yüzde 99 kesinlikle sorumlu olduğunu ortaya koydu. Başka bir deyişle, Holcim gibi büyük karbon yayıcılarının emisyonları olmasaydı, su büyük olasılıkla Pujianto’nun evine girmeyecekti. HEKS’te hukuk danışmanı olan Johannes Wendland, “Nedensellik çok daha net hale geliyor ve bununla birlikte hukuki sorumluluk da,” diyor.
Pujianto’ya göre mantık açık. “İklim krizi büyük şirketlerin emisyonlarından kaynaklanıyor ve Holcim dünyanın en büyük çimento şirketlerinden biri,” diyor. “Daha az karbon salan insanlar korunmalı ve büyük emisyonlara sahip şirketler hukuk önünde hesap vermeli.”
Eylül ayında Pujianto, dava arkadaşı Ibu Asmania ile birlikte İsviçre’ye gitti. İsviçre’nin en yüksek sivil mahkemelerinden biri olan Zug Kantonu Mahkemesi, Pari Adası’ndaki iklim zararlarını dinledi. Davacılar, Holcim’in tazminat ödemesini ve sel savunma önlemlerinin maliyetine katkıda bulunmasını talep etti. Ayrıca Holcim’in emisyonlarını, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerine çıkarmayacak düzeyde azaltması gerektiğini savundular.
Aralık ayında mahkeme davayı kabul etti. Bu, İsviçre’de büyük bir şirkete karşı açılan bir iklim davasının ilk kez yargılamaya alınması anlamına geliyor. Holcim, New Scientist’e yaptığı açıklamada, kimlerin ne kadar CO₂ salabileceğinin sivil mahkemelerin değil, yasama organlarının konusu olması gerektiğini söyledi. Bununla birlikte şirket, iklim değişikliğiyle mücadeleye derinden bağlı olduğunu ve 1,5°C hedefiyle uyumlu, bilimsel temelli bir planı bulunduğunu belirtti. Şirket, mahkemenin kararına itiraz etmeyi planladığını söyledi ancak Aralık ayındaki açıklamasının ötesinde ek bir yorum yapmadı.
Bu süreç, karbon emisyonlarından gerçekten kimin sorumlu olduğu gibi pek çok hukuki, ahlaki ve etik soruyu gündeme getiriyor: Şirketler mi, ürünlerini kullanan haneler mi, yoksa emisyonları etkin şekilde düzenlemeyen hükümetler mi? Merner, tarihsel küresel emisyonların yüzde 70’inden fazlasının yalnızca 78 şirkete atfedilebildiğini (bazılarının devlet şirketi olduğunu da ekleyerek) hatırlatıyor. “Küresel iklim sonuçlarını maddi olarak etkileyen aktörlere odaklanmanız gerekir ve bu ezici biçimde hanehalkları değil, fosil yakıt endüstrisidir,” diyor.
Mahkemelerin de bu yönde düşündüğüne dair bazı işaretler var. 2015 yılında Perulu çiftçi Saúl Luciano Lliuya, enerji şirketi RWE’ye karşı Almanya’da dava açtı. Lliuya, yakınındaki bir buzulun erimesi nedeniyle evinin sel riski altında olduğunu ileri sürerek, RWE’nin savunma önlemlerinin maliyetine katkı sağlamasını talep etti.
Geçen yıl davayı kaybetti; çünkü hâkimler evinin yeterince yüksek risk altında olmadığına hükmetti. Ancak davada hukuki danışmanlık yapan Walker-Crawford’a göre bu yine de bir tür zaferdi. “Mahkemede atıf üzerine tam bir tartışma yaşanmadı ama hâkimler atıf bilimine dair çok güçlü kanıtlar olduğunu kabul etti,” diyor.
Dolayısıyla, bu “kirleten öder” davalarında atıf biliminin mahkemede nasıl dayanacağını gerçekten test eden bir dava henüz yaşanmadı. Ancak Walker-Crawford’a göre bu test çok da uzak olmayabilir; zira hâkimlerin önüne sürekli yeni davalar geliyor. “Neredeyse her hafta yeni davalar açılıyor gibi görünüyor,” diyor.
Yine de mahkeme deneyimi, önümüzdeki zorlukların farkında olmasını sağlıyor. Bunlardan biri, bilim insanları ile hukukçuların farklı diller konuşması. “Bilim ve hukuk, dünyadaki gerçeği anlamaya çalışıyor ama bunu farklı yollarla yapıyorlar; bu yüzden kavramsal bir ortak zemin bulmak gerekiyor,” diyor. Başarılı davalar çoğu zaman iyi anlatılmış bir hikâyeye dayanıyor ve atıf biliminin sunduğu veriler bu anlatının temelini oluşturabiliyor.
Daha derin bir zorluk ise, bu tür davaların önünü kesebilecek hukuki ve siyasi değişimler. Örneğin ABD’de Başkan Donald Trump çevre düzenlemelerini geri çekiyor; bu da mahkemelerin hareket alanını bir ölçüde kısıtlıyor, diyor Cambridge Üniversitesi’nden uluslararası ilişkiler uzmanı Mette Eilstrup-Sangiovanni. “Davalar, ancak siyasi ve daha geniş hukuki altyapının izin verdiği ölçüde etkili olabilir.”
Öte yandan, Mankin’e göre siyaset başarısız olduğunda davalar devreye girebilir. Uluslararası müzakerelerin, COP gibi süreçlerin aksadığı bir dönemde iklim eylemini mahkemeler yoluyla sürdürmenin trajik olduğunu söylüyor; ancak bunun gerekli olabileceğini de ekliyor. Atıf biliminin hızlı gelişiminin iklim davalarında dengeyi değiştirebileceğini düşünüyor.
Gerçekten de, tek bir başarılı “kirleten öder” davasının emsal oluşturması, çok sayıda benzer davanın önünü açabilir, diyor Walker-Crawford. Her bir davada talep edilen bireysel tazminat görece küçük olabilir – Pujianto’nun talebi yalnızca 1334 dolar ve bu, Holcim CEO’sunun bir saatlik kazancından daha az – ancak yine de etkisi büyük olabilir.
Pujianto, “Bu küçük bir adım,” diyor. “Ama bu küçük adım çok daha büyüyebilir.”
Kaynak: New Scientis





